- Katılım
- Ocak 16, 2025
- Mesajlar
- 209,386
- Tepkime puanı
- 0
Geçen hafta Donald Trump ABD başkanlığı koltuğuna tekrar oturdu. Şöyle de okunabilir: Dünyanın en büyük silahlı gücünün komutası artık ilk dönemine göre daha da bilenmiş/ programlanmış (ve yönetme ehliyetine sahip olduğu kuşkulu) bir faşistin elinde! Üstelik bu faşist figür, pazarlanan “öngörülemez kişilik” zırhına bürünerek, uluslararası diplomasinin bütün kurallarını berhava etme meşruiyetini ele geçirmek üzere! Yayılmacı emperyalist kimliğini açıkça sahneye koymak üzere resmen başkan olmayı bile beklememişti zaten. Arkasında bulunan geniş bir kadronun katkısıyla da erkenden kapsamlı bir “meydan okumaya” hazırlanmıştı.
ABD’nin yitirmekte olduğu ekonomik üstünlüğünü ve hegemonya gücünü geri kazanma peşinde olduğu esasen bir sır değildi. Biden dönemi de Ukrayna-İsrail örneklerinde görüldüğü gibi silahlı çatışmaları alevlendirme ve Filistin soykırımına çanak tutma bakımlarından Amerikan emperyalizmin geri çekilme niyetinde olmadığını açıkça gösteriyordu. Hegemonya transferine gerekirse sıcak savaşla yanıt vermek ve kaçınılmaz gördükleri büyük Çin çatışmasına hazırlık yapmak bakımından Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında esasen belirgin bir farklılık da bulunmuyordu.
Ama şimdi hamleler daha pervasız bir biçimde götürülüyor ve işlerin çirkinleşmesi umursanmıyor. Masaya oturur oturmaz imzaladığı kararname bolluğu ve bunların içeriği de gösteriyor ki, dünya yeni bir tehdit altındadır. Amerikan halkının da bu tehditlerden nasibini alacağı açıktır ama şimdilik bunu her kesimin duyumsamasını beklemek zor.
ABD dış politikası bakımından iki mesele var.
Birincisi, bundan böyle ABD’nin uluslararası angajmanlarının (Dünya Sağlık Örgütü; Paris İklim Sözleşmesi…) ve müttefiklerle ilişkilerinin de hedefe konulması veya yeniden biçimlendirilmesi konusunda tek taraflı ve pervasız bir konum belirlenmesi. İkincisi ise, ABD’nin bu yeni “eşkıya devletine” karşı koyabilecek bir gücün, bir karşı ittifakın oluşamayacağına dair büyük bir özgüven beslenmesi. Burada Batı “ittifakı” içi bir karşı koyuş olasılığının pek olmadığından söz ediyoruz; yoksa ittifak dışındaki ilişkilerde sınırlar çok zorlanırsa her türlü olasılığa açık bir sürecin başlaması işten bile değildir.
ABD’nin yeni faşist-emperyalist yönetici kadroları, Batı kampında -kuşkusuz Pasifik müttefikleri de dahil olmak üzere- yükselebilecek itirazların kendi eylemlerini durdurabilecek güce ulaşamayacağını hesap ediyor olmalılar. Herhangi bir kural ve etik değerle sınırlandırılmadığında kendi güçlerinin “karşı konulamaz” olduğunun yeniden ve abartarak “bilincine varıyorlar”! Yoksa Grönland, Panama, Meksika hatta Kanada konusundaki yayılmacı emellerini bu kadar fütursuzca ortaya dökebilirler miydi? Danimarka Başbakanının İskandinav ülkelerinin başbakanlarını evinde başbaşa bir yemekte ağırlaması, sosyal medyada magazin tarafıyla gündem oldu. (Sadeliği, mütevazılığı falan da pek beğenildi!). Oysa bu alışılmadık buluşmanın konusu neydi acaba? Grönland konusunda ABD’nin satın alma (ve referandum) atağı karşısındaki çaresizliklerini paylaşmaları olmasın sakın? “Sarı öküzü” vermeden kuşkusuz ortak bir ses yükseltmeyi düşünmüşlerdir; ama AB’nin bile kendilerine sıkı bir destek çıkacağından emin olamadan! NATO deseniz, zaten ABD’nin tekelinde. Bu korsanca emeli durdurmak için geriye ne kaldı? Sözünü hiçbir konuda geçiremeyen Birleşmiş Milletler mi?
Peki bu tehditkâr tutumunu Türkiye dahil Ortadoğu bölgesinde de sürdürmek isteyecek ABD yönetimine karşı Türkiye’nin benzer niteliklere sahip yönetici takımının elinde ne var? Bir köşe kapmaca oyununa dönüştürülen Astana süreci artık ortada yok. BRİCS vs. de hikayeden ibaret. Şangay İşbirliği Örgütü ile olan ilişkiler de öyle. Dolayısıyla AKP iktidarının Abdülhamitvari “denge” politikaları güdebilecek bir hevesinin bile artık karşılığı yok. Kaldı ki II. Abdülhamit’in bu politikalarının inanılmaz toprak kayıpları pahasına sürdürülebilen bir “ricat ve tahtı koruma siyaseti” olduğunu da unutmayalım.
Suriye’de AKP rejiminin borusunun ötmeyeceğine dair işaretler ilk haftalardan itibaren alınmaya başlanmıştı. Öcalan üzerinden sürdürülen PKK ve YPG’ye “silah bıraktırma” girişiminin de işe yaramayacağı az-çok belli olmaya başladı. Bu durumda, AKP Türkiye’si için durumu (Türkiye içi siyaset bağlamında) birazcık kurtaracak ama esas olarak Suriye’de ABD, İsrail ve SDG’nin kazançlı çıkacağı formüller üzerinde durulduğunu tahmin etmek zor değil. Suriye’nin yeniden imarında ve sınai/ticari ilişkilerin arttırılmasında bile, cihatçı Suriye rejiminin parası bol ve etkisi güçlü Arap ülkelerini tercih edeceğinin işaretleri de alınmakta zaten.
Bu koşullarda Türkiye’nin “kullanışlı” bir müttefik olarak kendini göstermesi yakın dönemde iki alanda olabilecek gözüküyor: Bir, Irak’ta olduğu gibi Suriye’nin de kuzeyinde bir Kürt özerk bölgesi veya federal devleti oluşmasını sineye çekmek, buna karşılık PKK’nın bir bölümünün silah bırakmasını sağlamaktan ibaret bir küçük “kazanımla” yetinmek! İki, İran’la girişilebilecek olası bir sıcak çatışmada ABD ile İsrail kampında yer almak veya hiç olmazsa tarafsızlık kisvesi altında Türkiye’deki üsleri ABD’ye kullandırmak! Bunların ne büyük riskler taşıdığını eklemek bile gereksiz.
Türkiye’de de iç siyaset sonbahardan itibaren daha güvensiz bir zemine taşındı. Suriye’nin düşmesi, ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi önündeki son engeli de temizledi. İktidar bloğunun, Türkiye’nin egemen sınıflarının bir bölümünü de yanına alarak maceracı girişimlerde bulunması, yukarıda belirtildiği gibi ABD onayı olmadan hayli güç. Buna karşılık Türkiye’nin dış tehditlere ve emperyalizmin hizmetindeki terör örgütlerinin tehditlerine daha açık hale geldiği de bir vakıa.
Mesele bundan ibaret olsa başa çıkmak daha kolay olurdu. Ama ülkeyi güvensiz hale getiren bizzat iktidarın kendisi olunca işler değişiyor. İktidar bloğunun, 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinde ikinci sıraya düştüğü andan itibaren kendi rejimini inşa sürecini hızlandıracak zorba yöntemler ve uygulamalar sürecine gireceği apaçıktı. Bunu soL Haber’de 30 Nisan ve 28 Mayıs 2024 tarihli yazılarımızda işlemiştik. Şu satırlar 28 Mayıs tarihli yazımızdan: “Dinci-despotik rejim kendi gerici programını hızlandırmak ihtiyacı içindeyken ve bunun için de devletin sosyal zorlama uygulamalarını kolluk/yargı baskıları üzerinden sertleştirmeye, açık bir meydan okumaya dönüştürmeye hazırlanırken, bütün bu niyetlerini geçici de olsa perdeleyecek, toplumdan ve siyasi düzlemden yükselebilecek başlangıç tepkilerini yumuşatacak aldatıcı bir normalleşmeden daha fazla neyi isteyebilirdi?”.
Cihatçı terör örgütlerinin Suriye’deki Esat yönetimini devirmeye hazırlandığının bugün artık iyice bilindiği sonbahar 2024 sürecinden itibaren Cumhur İttifakının dozu giderek yükselen saldırılarını belediyeler ve siyasetçiler üzerinde yoğunlaştırması, yargı sopasını artık daha fütursuzca kullanması ve adaletsizliklerini günlük pratiğe dönüştürmesi, açık bir neo-faşist yapılanmaya yönelmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Bu yapılanma özellikle eğitim alanında İslamo-faşist özellikleri bakımından daha fazla öne çıkmaktadır. Ama özü itibariyle bu yapılanma pervasız bir talan ekonomisinin hesap sorulmadan sürdürülebilmesini sağlamaya yöneliktir. İktidar olanaklarından en fazla yararlandırdığı, yağma düzeninde hep yanında tuttuğu sermaye çevrelerinden tam destek alması kuşkusuz şaşırtıcı değildir.
Bu düzenin sürdürülebilmesi, iktidarın siyasi devamlılığının garanti edilmesini gerektirir. Bu da yeni bir anti-demokratik anayasa değişikliğini şart koşar. Ama iktidarın anayasa değişikliği gündeminde Kürt siyasetini yanında tutmaya dönük girişimlerinin, önceki aldatmacalara rağmen karşılık bulabilmesi, Türkiye’de siyasi mücadelenin ne kadar zor olduğunu da göstermektedir.
Her şeye rağmen Cumhuriyetçilerin bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı temellerde birleşmeleri ve emekçi kitlelere yaslanarak mücadeleyi yoğunlaştırmalarından başka seçenekleri bulunmamaktadır.
ABD’nin yitirmekte olduğu ekonomik üstünlüğünü ve hegemonya gücünü geri kazanma peşinde olduğu esasen bir sır değildi. Biden dönemi de Ukrayna-İsrail örneklerinde görüldüğü gibi silahlı çatışmaları alevlendirme ve Filistin soykırımına çanak tutma bakımlarından Amerikan emperyalizmin geri çekilme niyetinde olmadığını açıkça gösteriyordu. Hegemonya transferine gerekirse sıcak savaşla yanıt vermek ve kaçınılmaz gördükleri büyük Çin çatışmasına hazırlık yapmak bakımından Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında esasen belirgin bir farklılık da bulunmuyordu.
Ama şimdi hamleler daha pervasız bir biçimde götürülüyor ve işlerin çirkinleşmesi umursanmıyor. Masaya oturur oturmaz imzaladığı kararname bolluğu ve bunların içeriği de gösteriyor ki, dünya yeni bir tehdit altındadır. Amerikan halkının da bu tehditlerden nasibini alacağı açıktır ama şimdilik bunu her kesimin duyumsamasını beklemek zor.
ABD dış politikası bakımından iki mesele var.
Birincisi, bundan böyle ABD’nin uluslararası angajmanlarının (Dünya Sağlık Örgütü; Paris İklim Sözleşmesi…) ve müttefiklerle ilişkilerinin de hedefe konulması veya yeniden biçimlendirilmesi konusunda tek taraflı ve pervasız bir konum belirlenmesi. İkincisi ise, ABD’nin bu yeni “eşkıya devletine” karşı koyabilecek bir gücün, bir karşı ittifakın oluşamayacağına dair büyük bir özgüven beslenmesi. Burada Batı “ittifakı” içi bir karşı koyuş olasılığının pek olmadığından söz ediyoruz; yoksa ittifak dışındaki ilişkilerde sınırlar çok zorlanırsa her türlü olasılığa açık bir sürecin başlaması işten bile değildir.
ABD’nin yeni faşist-emperyalist yönetici kadroları, Batı kampında -kuşkusuz Pasifik müttefikleri de dahil olmak üzere- yükselebilecek itirazların kendi eylemlerini durdurabilecek güce ulaşamayacağını hesap ediyor olmalılar. Herhangi bir kural ve etik değerle sınırlandırılmadığında kendi güçlerinin “karşı konulamaz” olduğunun yeniden ve abartarak “bilincine varıyorlar”! Yoksa Grönland, Panama, Meksika hatta Kanada konusundaki yayılmacı emellerini bu kadar fütursuzca ortaya dökebilirler miydi? Danimarka Başbakanının İskandinav ülkelerinin başbakanlarını evinde başbaşa bir yemekte ağırlaması, sosyal medyada magazin tarafıyla gündem oldu. (Sadeliği, mütevazılığı falan da pek beğenildi!). Oysa bu alışılmadık buluşmanın konusu neydi acaba? Grönland konusunda ABD’nin satın alma (ve referandum) atağı karşısındaki çaresizliklerini paylaşmaları olmasın sakın? “Sarı öküzü” vermeden kuşkusuz ortak bir ses yükseltmeyi düşünmüşlerdir; ama AB’nin bile kendilerine sıkı bir destek çıkacağından emin olamadan! NATO deseniz, zaten ABD’nin tekelinde. Bu korsanca emeli durdurmak için geriye ne kaldı? Sözünü hiçbir konuda geçiremeyen Birleşmiş Milletler mi?
Türkiye’nin denklemdeki yeri
Peki bu tehditkâr tutumunu Türkiye dahil Ortadoğu bölgesinde de sürdürmek isteyecek ABD yönetimine karşı Türkiye’nin benzer niteliklere sahip yönetici takımının elinde ne var? Bir köşe kapmaca oyununa dönüştürülen Astana süreci artık ortada yok. BRİCS vs. de hikayeden ibaret. Şangay İşbirliği Örgütü ile olan ilişkiler de öyle. Dolayısıyla AKP iktidarının Abdülhamitvari “denge” politikaları güdebilecek bir hevesinin bile artık karşılığı yok. Kaldı ki II. Abdülhamit’in bu politikalarının inanılmaz toprak kayıpları pahasına sürdürülebilen bir “ricat ve tahtı koruma siyaseti” olduğunu da unutmayalım.
Suriye’de AKP rejiminin borusunun ötmeyeceğine dair işaretler ilk haftalardan itibaren alınmaya başlanmıştı. Öcalan üzerinden sürdürülen PKK ve YPG’ye “silah bıraktırma” girişiminin de işe yaramayacağı az-çok belli olmaya başladı. Bu durumda, AKP Türkiye’si için durumu (Türkiye içi siyaset bağlamında) birazcık kurtaracak ama esas olarak Suriye’de ABD, İsrail ve SDG’nin kazançlı çıkacağı formüller üzerinde durulduğunu tahmin etmek zor değil. Suriye’nin yeniden imarında ve sınai/ticari ilişkilerin arttırılmasında bile, cihatçı Suriye rejiminin parası bol ve etkisi güçlü Arap ülkelerini tercih edeceğinin işaretleri de alınmakta zaten.
Bu koşullarda Türkiye’nin “kullanışlı” bir müttefik olarak kendini göstermesi yakın dönemde iki alanda olabilecek gözüküyor: Bir, Irak’ta olduğu gibi Suriye’nin de kuzeyinde bir Kürt özerk bölgesi veya federal devleti oluşmasını sineye çekmek, buna karşılık PKK’nın bir bölümünün silah bırakmasını sağlamaktan ibaret bir küçük “kazanımla” yetinmek! İki, İran’la girişilebilecek olası bir sıcak çatışmada ABD ile İsrail kampında yer almak veya hiç olmazsa tarafsızlık kisvesi altında Türkiye’deki üsleri ABD’ye kullandırmak! Bunların ne büyük riskler taşıdığını eklemek bile gereksiz.
Despotizme demir atan Türkiye de daha güvensiz
Türkiye’de de iç siyaset sonbahardan itibaren daha güvensiz bir zemine taşındı. Suriye’nin düşmesi, ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi önündeki son engeli de temizledi. İktidar bloğunun, Türkiye’nin egemen sınıflarının bir bölümünü de yanına alarak maceracı girişimlerde bulunması, yukarıda belirtildiği gibi ABD onayı olmadan hayli güç. Buna karşılık Türkiye’nin dış tehditlere ve emperyalizmin hizmetindeki terör örgütlerinin tehditlerine daha açık hale geldiği de bir vakıa.
Mesele bundan ibaret olsa başa çıkmak daha kolay olurdu. Ama ülkeyi güvensiz hale getiren bizzat iktidarın kendisi olunca işler değişiyor. İktidar bloğunun, 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinde ikinci sıraya düştüğü andan itibaren kendi rejimini inşa sürecini hızlandıracak zorba yöntemler ve uygulamalar sürecine gireceği apaçıktı. Bunu soL Haber’de 30 Nisan ve 28 Mayıs 2024 tarihli yazılarımızda işlemiştik. Şu satırlar 28 Mayıs tarihli yazımızdan: “Dinci-despotik rejim kendi gerici programını hızlandırmak ihtiyacı içindeyken ve bunun için de devletin sosyal zorlama uygulamalarını kolluk/yargı baskıları üzerinden sertleştirmeye, açık bir meydan okumaya dönüştürmeye hazırlanırken, bütün bu niyetlerini geçici de olsa perdeleyecek, toplumdan ve siyasi düzlemden yükselebilecek başlangıç tepkilerini yumuşatacak aldatıcı bir normalleşmeden daha fazla neyi isteyebilirdi?”.
Cihatçı terör örgütlerinin Suriye’deki Esat yönetimini devirmeye hazırlandığının bugün artık iyice bilindiği sonbahar 2024 sürecinden itibaren Cumhur İttifakının dozu giderek yükselen saldırılarını belediyeler ve siyasetçiler üzerinde yoğunlaştırması, yargı sopasını artık daha fütursuzca kullanması ve adaletsizliklerini günlük pratiğe dönüştürmesi, açık bir neo-faşist yapılanmaya yönelmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Bu yapılanma özellikle eğitim alanında İslamo-faşist özellikleri bakımından daha fazla öne çıkmaktadır. Ama özü itibariyle bu yapılanma pervasız bir talan ekonomisinin hesap sorulmadan sürdürülebilmesini sağlamaya yöneliktir. İktidar olanaklarından en fazla yararlandırdığı, yağma düzeninde hep yanında tuttuğu sermaye çevrelerinden tam destek alması kuşkusuz şaşırtıcı değildir.
Bu düzenin sürdürülebilmesi, iktidarın siyasi devamlılığının garanti edilmesini gerektirir. Bu da yeni bir anti-demokratik anayasa değişikliğini şart koşar. Ama iktidarın anayasa değişikliği gündeminde Kürt siyasetini yanında tutmaya dönük girişimlerinin, önceki aldatmacalara rağmen karşılık bulabilmesi, Türkiye’de siyasi mücadelenin ne kadar zor olduğunu da göstermektedir.
Her şeye rağmen Cumhuriyetçilerin bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı temellerde birleşmeleri ve emekçi kitlelere yaslanarak mücadeleyi yoğunlaştırmalarından başka seçenekleri bulunmamaktadır.