- Katılım
- Ocak 16, 2025
- Mesajlar
- 200,478
- Tepkime puanı
- 0
Türkiye’de muhalefetteki siyasi partilerin Meclis içinde temsil edilenlerinden kaçı gerçek bir siyasi parti gibi davranabiliyor? İktidar partisinden/partilerinden söz etmiyorum. İktidar koalisyonunun özellikle siyasal İslamcı kanatları -siyasi etik sorunları tavan yapıyor olsa da- hedeflerine duraksamadan militanca yürüyen hareketler. Milliyetçi kanadı ise “şaşkınlar” ve “siyasi ikbal düşkünleri” kategorisine girer. Küçük muhalefet partileri açısından da olumlu bir değerlendirme yapmak güç. İktidar partisinden kopmuş ama 2023 seçimlerinin tarihi fırsatıyla kapağı yeniden Meclis’e atmış olanlar ise yeniden koptukları mahfille pazarlık peşinde. Muhalefetin en büyük partisi açısından ise kuşkularımı geçenlerde yazıya dökmüştüm. (Birgün Pazar, “Parti Olamamak”, 23.02.2025). Ama gelişmeler, bu konuya devam etmem gerektiğini gösteriyor. Çünkü anamuhalefetin insan/siyasetçi malzemesi zaman zaman hangi süreçten geçildiği tam kavranamayacakmış gibi işaretler veriyor.
Anamuhalefet, örtük bir IMF programı uygulayan bugünkü iktidarın karşısına halkın çıkarlarını koruyan gerçek bir alternatif programla hiç çıkamayacakmış gibi de davranıyor. 7 Mart tarihli Sözcü’den (s.6) aktaralım: Avrupa Sosyalist Partisi’nin çağrısıyla Brüksel’de düzenlenen ve sosyal demokrat liderlerin, devlet başkanlarının katıldığı Avrupa Birliği Konseyi Liderler Toplantısında Özgür Özel şunları söyleyebiliyor: “Avrupa’nın bugün Türkiye ile birlik olması, Türkiye’yi yanına çekmesi lazım. İktidara geldikten sonra ışık hızıyla Kopenhag kriterlerini hayata geçirip AB üyeliğini elde etme stratejimiz var”. Bir öğrenememek süreci midir? AB Türkiye’yi tam üye olarak görmek istemiyor; bunu defalarca resmi kayıtlara da geçirdi. Kopenhag kriterlerini kabul edip daha demokratik bir yönetim kuracağından dolayı görüşünü mü değiştirecek? Bunun arkasında, AB’nin Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştığı için dışladığı yanlış değerlendirmesi var. Oysa tam tersine AB çevreleri bu durumdan bahane üretmek için yararlanıyor sadece. (Bu konuda daha önce yazmıştım: Birgün Pazar, “CHP Hâlâ AB Pazarlıyor”, 22.09.2024). Gerçi şimdilerde iktidar İngiltere dahil Avrupa savunma güvenliği bakımından Türkiye’nin Avrupa ile yakınlaşmasının kaçınılmaz olacağı üzerinden yeni bir hamle geliştirme peşinde. Bunun AB’de demokratik bir açılımdan daha fazla ilgi göreceği muhakkak.
Öte yandan sözlerin içeriği daha vahim. AB’nin 1994’te Doğu Avrupa ülkelerine doğru genişlemesi öncesi oluşturulmuş 1993 tarihli Kopenhag Kriterleri’nin, (özellikle yeni üye ülkelere) neoliberal piyasa düzenlemelerini dayatan, ülkelerin bağımsız ekonomik politikalar oluşturmalarına izin vermeyen, topluluğun tarım politikalarına uyum sağlamayı emreden kurallar bütününü sorgusuz sualsiz kabullenmek de ne oluyor? Ama “Altılı Masa”nın sermaye merkezli ekonomi programı ile aranıza kesin bir mesafe koyamayınca, Kopenhag’dan da kurtulamıyorsunuz tabii… Öte yandan Kopenhag Kriterlerinin demokrasi ayağının uygulanabileceği bir ortam ve bir Birlik ne kadar ayakta kalabilecektir, sağ rüzgarların estiği Avrupa ülkeleri “liberal demokrasinin” beşiği olma iddiasını şeklen bile ne kadar devam ettirebileceklerdir sorularının yanıtları bugün artık tamamen belirsizleşmişken!
Keza, karşısında militan bir dava partisi varken, anamuhalefet partisi siyasetçileri iktidar partisi siyasetçileriyle ilişkileri iyi tutma saplantısından hiç kurtulamayacakmış gibi görünüyorlar. Gene 7 Mart tarihli Sözcü’de (s.9) bu defa “TBMM Bebek Ölümleri ve Özel Sağlık Kuruluşları Araştırma komisyonu” toplantısından diyaloglar aktarılmış. Komisyon başkanı AKP’liyi eleştirirken “Ağabey” veya “İsmail Başkanım” diye hitap edebilen anamuhalefet partisi milletvekilleri görüyoruz. Şimdi düşünebiliyor musunuz? İktidar partisi her hafta muhalefete birkaç yerden vuruyor, belediye başkanlarını görevden alıp duruyor. Yargı sopasıyla tüm muhaliflere saldırıyor. Cumhurbaşkanı, rakip Parti başkanlarını/belediye başkanlarını aşağılamayı günlük rutinine dönüştürüyor. Ve siz en saygılı hitap biçimlerini tercih edebiliyorsunuz! Konuşmanızın içeriği istendiği kadar “sert” olsun bu biçimsel hafiflikler telafi edilemez. Birlikte iş yapmanın zorunlu kıldığı faaliyetleri araya ciddi bir mesafe koymadan, hatta (sözle, vücut diliyle, vs.) dışlayıcı ve mahkum edici bir tutum takınmadan sürdürmek, sürekli saldırı altındaki bir muhalefetin siyaset tarzına uygun olamaz.
Bir de şu “başkanım”, “genel başkanım” saçmalığına son vermek gerekiyor. Anamuhalefet partisi genel başkanı bile diğer parti genel başkanları ile temasında muhataplarına (onlardan aynı biçimde karşılık gelmese de) habire “genel başkanım” deyip duruyor. Oysa bu tuhaflığa sadece partiler arası ilişkilerde değil parti içi ilişkilerde de son vermek gerekiyor. Bu ilkel iyelik (sahiplenme) ekini kullanmaktan artık vazgeçilmelidir. Cumhurbaşkanına ve bakanlara olan hitaplardan da “sayın” sözcüğünü atmak gerekiyor. Doğrudan “Cumhurbaşkanı” veya “Erdoğan iktidarı” demek varken, neredeyse “sayın Erdoğan iktidarı” demeye kadar varacak iş! Bir de hangi “saygınlıktan” bahsediliyor acaba? Daha önce de yazmıştım, makama da onu temsil edenlerden ayrı olarak saygı duyulamaz. Özellikle de hiçbir saygıyı hak etmeyenlere…
Oysa mücadelesi örnek alınabilecek milletvekilleri yok değil. Sadece tek bir örnek verelim. Zonguldak Mv. ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, iktidarın soygunlarına, talan düzenine karşı etkili bir mücadele verebiliyor. Ele aldığı dosyalara hakim ve bunları kamuoyu gündemine getirmekte başarılı. Tarım konusunda eylemli tutum alan, hukuk sistemine yönelik darbelere karşı aktif konumda olan milletvekilleri de var. Ama hepsi muhalefet milletvekillerinin yüzde kaçından ibaret acaba? Oysa çok kararlı, savaşkan, hiçbir uzlaşmacılığa prim vermeyen, ikili ilişkilerinde zorunlu olan temasın dışında laubalileşmeyen ve hatta sosyal dışlama uygulayabilen bilenmiş siyasetçilere ihtiyaç var.
Cumhuriyetten yana taraf olan milletvekilleri, Cumhuriyet düşmanı kindar bir dinci ideolojinin saldırısı altında olduklarını bir an bile akıllarından çıkarmadan pozisyon almak durumundadırlar. Ama çoğu sanki bir rüya aleminde geziniyor. Rejimin Cumhuriyete savaş açan ve artık adım adım değil sıçramalarla ilerleyen gerici saldırıları, Meclis’te ve Komisyonlardaki iktidar-muhalefet ilişkilerinde adeta görünmez kılınıyor! Sanki onlar iktidarın siyasetçisi değil de başka bir gerçekliğin parçası! Oysa, “rahatlatıcı” kişisel temaslar perdelemesi ardında, iktidar tarafı kesin hedefleri olan yıkıcı gücü temsil ediyor, reisleri kadar davalarının sahipleri konumundalar. Bazı Cumhur İttifakı milletvekillerinin bireysel olarak kendilerini biraz farklı konumlandırmaların da bir anlamı bulunmuyor. Birincisi bu farklı konumlanmalar bir ikiyüzlülüğün yansımasından başka bir anlama gelmiyor çünkü asla kamuya açık bir biçimde ifade edilmiyor; ikincisi, iktidardan onun çizgisinden kopuşa götürmüyor, sadece kişisel bir aklanma ihtiyacını karşılıyor. (Eski bazı milletvekillerinin istisnai olarak eleştirel konuma geçmelerinin de bir hükmü bulunmuyor).
Muhalefet tarafı ise, hâlâ bu gidişatın sürdürülemeyeceği avuntusu içinde. Üstelik kendileri hiçbir davaya/hedefe sahip değilken. En önemlisi de, darbe üstüne darbe yerken Cumhuriyet yıkıcılarına karşı “kindar” yani sert ve kararlı bir duruşu benimseyemez ve bunu sürekli kılamazken. Tam tersine, tam da iktidardakilerin işine gelecek biçimde tansiyonu düşürmek, insani ilişkileri siyasi alandan ayırmak eğilimindeler. Yurt dışı veya ülke içi ortak komisyon seyahatlerindeki yakınlaşmalar, şakalaşmalar, sanki yağmacı ve yıkıcı bir parti işbaşında değilmiş ve iktidar milletvekilleri onun bir parçası değilmiş gibi, olağanlaştırılmış ilişkiler kurmalar… Dolayısıyla, 22 yıldır sürdürülen bu ilişki seti şimdiye kadar olduğu gibi iktidarın lehine muhalefetin aleyhine çalışıp durur.
Dinci siyaset Cumhuriyet karşıtlığında birkaç yıldır milliyetçi siyasetin önemli bir bölümünü de yanına çekmiş görünüyor. Ama bu konudaki daha eski ve görünmez ittifak, dinci siyaset ile Kürt siyaseti arasındadır. Ve şimdi iktidar kanadı hem bu fiili ideolojik ittifakı hem de “İmralı açılımını” kullanarak muhalefeti bölmeye ve yeni bir siyasi saflaşmayı kurgulamaya çalışıyorken, üzerinde birleşilmesi gereken esas konu Cumhuriyetin daha radikal bir biçimde savunulması değil midir? Cumhuriyetin bağımsızlıkçı kökenlerinin gündemden düşürülmemesi değil midir? Lazkiye’de, Tartus’ta, Hama’da çoluk-çocuk Alevi katliamı sürerken buna seyirci kalan, hatta katliama gerekçeler üretenlerle Kürt sorunu başta olmak üzere herhangi bir sorun çözülebilir mi? Suriye’yi emperyalizmin-dinci radikalizmin arka bahçesi yapmayı başarı görenlerle Türkiye’de (ve Suriye özelinde) demokrasi tartışması yapılabilir mi?
Daha önemli konu ise şu: Muhalefetin parayla teması olan yerel yöneticilerinin (belediye başkanı, meclis üyesi, il genel meclisi üyesi), siyaseten dik durmaları, Parti programından ve Cumhuriyetçilikten şaşmamaları (keşke bu kadarı sağlanabilseydi!) asla yeterli olamaz. Onların hiçbir yolsuzluğa, usulsüzlüğe/ imar rantlarına bulaşmayacak, hatta bunları engelleyecek bir ahlak yapısında olması gerekir. Bu sağlanamazsa, inandırıcı bir alternatif siyaset oluşturulamaz. Yolsuzluğun, nepotizmin, kamu varlıklarının ve çevrenin sistematik talanının uygulamalı kitabını yazan bir iktidarın seçmen tabanı bunlara alıştırılmış olabilir. Ya medya/trol kuşatması altında kolayca yönlendirilebildiği için, ya kılcal damarlara kadar irili-ufaklı yolsuzluk rantları dağıtıldığı için, ya da “muhalefet de gelse aynısını yapmayacak mı” görüşü medya baskısıyla kolayca benimsetilebildiği için (bu amaçla muhalefetin elindeki yerel yönetimlerindeki kötü örnekler iyice büyütülüp teşhir edilebildiği için), iktidar partisi seçmeninin duyarsızlıkları perçinlenmiş olabilir. Ama muhalefetin seçmeni tüm bunlara kayıtsız kalamadığı için, hatta şiddetli tepki gösterdiği için muhalefettedir ve bu nedenle de iktidarın değişmesini istemektedir. O yüzden muhalefetin elindeki yerel yönetimlerde küçük fireler dahi iktidarın medya/yargı silahlarıyla anında ideolojik büyüteçlerle pazarlanabilmektedir. İktidarın tarihi rekorlar kıran yolsuzlukları, muhalefetin de üzerine yapışıvermektedir. Muhalefet, sahip olabileceği en büyük silahını, siyasi erdem ve ahlak silahını sahiplenemez duruma düşürülüvermektedir.
Sonuç olarak, sürekli savunmada kalmaktan kurtulmak gerekir. Günde beş vakit namaz (o da şüpheli gerçi) ama 10 vakit yalan-dolan, iftira-talan kurgulayan bir siyaset tarzına karşı bu kadar eli kolu bağlı durulamaz. Karşı atak geliştirmek konusunda bu kadar edilgen olunamaz. Ama önce kadrolarınızı buna göre eğitmeniz, buna göre seçmeniz gerekiyor. Karşınızda bir yıkım/bir rejim inşası projesi varken, “davası” olmayan insanlarla, kolektif bir duruş sergilemeyen partililerle bir yere varılamaz.
Umudumuz Kopenhag Kriterleri!
Anamuhalefet, örtük bir IMF programı uygulayan bugünkü iktidarın karşısına halkın çıkarlarını koruyan gerçek bir alternatif programla hiç çıkamayacakmış gibi de davranıyor. 7 Mart tarihli Sözcü’den (s.6) aktaralım: Avrupa Sosyalist Partisi’nin çağrısıyla Brüksel’de düzenlenen ve sosyal demokrat liderlerin, devlet başkanlarının katıldığı Avrupa Birliği Konseyi Liderler Toplantısında Özgür Özel şunları söyleyebiliyor: “Avrupa’nın bugün Türkiye ile birlik olması, Türkiye’yi yanına çekmesi lazım. İktidara geldikten sonra ışık hızıyla Kopenhag kriterlerini hayata geçirip AB üyeliğini elde etme stratejimiz var”. Bir öğrenememek süreci midir? AB Türkiye’yi tam üye olarak görmek istemiyor; bunu defalarca resmi kayıtlara da geçirdi. Kopenhag kriterlerini kabul edip daha demokratik bir yönetim kuracağından dolayı görüşünü mü değiştirecek? Bunun arkasında, AB’nin Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştığı için dışladığı yanlış değerlendirmesi var. Oysa tam tersine AB çevreleri bu durumdan bahane üretmek için yararlanıyor sadece. (Bu konuda daha önce yazmıştım: Birgün Pazar, “CHP Hâlâ AB Pazarlıyor”, 22.09.2024). Gerçi şimdilerde iktidar İngiltere dahil Avrupa savunma güvenliği bakımından Türkiye’nin Avrupa ile yakınlaşmasının kaçınılmaz olacağı üzerinden yeni bir hamle geliştirme peşinde. Bunun AB’de demokratik bir açılımdan daha fazla ilgi göreceği muhakkak.
Öte yandan sözlerin içeriği daha vahim. AB’nin 1994’te Doğu Avrupa ülkelerine doğru genişlemesi öncesi oluşturulmuş 1993 tarihli Kopenhag Kriterleri’nin, (özellikle yeni üye ülkelere) neoliberal piyasa düzenlemelerini dayatan, ülkelerin bağımsız ekonomik politikalar oluşturmalarına izin vermeyen, topluluğun tarım politikalarına uyum sağlamayı emreden kurallar bütününü sorgusuz sualsiz kabullenmek de ne oluyor? Ama “Altılı Masa”nın sermaye merkezli ekonomi programı ile aranıza kesin bir mesafe koyamayınca, Kopenhag’dan da kurtulamıyorsunuz tabii… Öte yandan Kopenhag Kriterlerinin demokrasi ayağının uygulanabileceği bir ortam ve bir Birlik ne kadar ayakta kalabilecektir, sağ rüzgarların estiği Avrupa ülkeleri “liberal demokrasinin” beşiği olma iddiasını şeklen bile ne kadar devam ettirebileceklerdir sorularının yanıtları bugün artık tamamen belirsizleşmişken!
Laubali ilişkiler çıkmazı…
Keza, karşısında militan bir dava partisi varken, anamuhalefet partisi siyasetçileri iktidar partisi siyasetçileriyle ilişkileri iyi tutma saplantısından hiç kurtulamayacakmış gibi görünüyorlar. Gene 7 Mart tarihli Sözcü’de (s.9) bu defa “TBMM Bebek Ölümleri ve Özel Sağlık Kuruluşları Araştırma komisyonu” toplantısından diyaloglar aktarılmış. Komisyon başkanı AKP’liyi eleştirirken “Ağabey” veya “İsmail Başkanım” diye hitap edebilen anamuhalefet partisi milletvekilleri görüyoruz. Şimdi düşünebiliyor musunuz? İktidar partisi her hafta muhalefete birkaç yerden vuruyor, belediye başkanlarını görevden alıp duruyor. Yargı sopasıyla tüm muhaliflere saldırıyor. Cumhurbaşkanı, rakip Parti başkanlarını/belediye başkanlarını aşağılamayı günlük rutinine dönüştürüyor. Ve siz en saygılı hitap biçimlerini tercih edebiliyorsunuz! Konuşmanızın içeriği istendiği kadar “sert” olsun bu biçimsel hafiflikler telafi edilemez. Birlikte iş yapmanın zorunlu kıldığı faaliyetleri araya ciddi bir mesafe koymadan, hatta (sözle, vücut diliyle, vs.) dışlayıcı ve mahkum edici bir tutum takınmadan sürdürmek, sürekli saldırı altındaki bir muhalefetin siyaset tarzına uygun olamaz.
Bir de şu “başkanım”, “genel başkanım” saçmalığına son vermek gerekiyor. Anamuhalefet partisi genel başkanı bile diğer parti genel başkanları ile temasında muhataplarına (onlardan aynı biçimde karşılık gelmese de) habire “genel başkanım” deyip duruyor. Oysa bu tuhaflığa sadece partiler arası ilişkilerde değil parti içi ilişkilerde de son vermek gerekiyor. Bu ilkel iyelik (sahiplenme) ekini kullanmaktan artık vazgeçilmelidir. Cumhurbaşkanına ve bakanlara olan hitaplardan da “sayın” sözcüğünü atmak gerekiyor. Doğrudan “Cumhurbaşkanı” veya “Erdoğan iktidarı” demek varken, neredeyse “sayın Erdoğan iktidarı” demeye kadar varacak iş! Bir de hangi “saygınlıktan” bahsediliyor acaba? Daha önce de yazmıştım, makama da onu temsil edenlerden ayrı olarak saygı duyulamaz. Özellikle de hiçbir saygıyı hak etmeyenlere…
Oysa mücadelesi örnek alınabilecek milletvekilleri yok değil. Sadece tek bir örnek verelim. Zonguldak Mv. ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, iktidarın soygunlarına, talan düzenine karşı etkili bir mücadele verebiliyor. Ele aldığı dosyalara hakim ve bunları kamuoyu gündemine getirmekte başarılı. Tarım konusunda eylemli tutum alan, hukuk sistemine yönelik darbelere karşı aktif konumda olan milletvekilleri de var. Ama hepsi muhalefet milletvekillerinin yüzde kaçından ibaret acaba? Oysa çok kararlı, savaşkan, hiçbir uzlaşmacılığa prim vermeyen, ikili ilişkilerinde zorunlu olan temasın dışında laubalileşmeyen ve hatta sosyal dışlama uygulayabilen bilenmiş siyasetçilere ihtiyaç var.
Cumhuriyet savunusu artık radikalleşmelidir
Cumhuriyetten yana taraf olan milletvekilleri, Cumhuriyet düşmanı kindar bir dinci ideolojinin saldırısı altında olduklarını bir an bile akıllarından çıkarmadan pozisyon almak durumundadırlar. Ama çoğu sanki bir rüya aleminde geziniyor. Rejimin Cumhuriyete savaş açan ve artık adım adım değil sıçramalarla ilerleyen gerici saldırıları, Meclis’te ve Komisyonlardaki iktidar-muhalefet ilişkilerinde adeta görünmez kılınıyor! Sanki onlar iktidarın siyasetçisi değil de başka bir gerçekliğin parçası! Oysa, “rahatlatıcı” kişisel temaslar perdelemesi ardında, iktidar tarafı kesin hedefleri olan yıkıcı gücü temsil ediyor, reisleri kadar davalarının sahipleri konumundalar. Bazı Cumhur İttifakı milletvekillerinin bireysel olarak kendilerini biraz farklı konumlandırmaların da bir anlamı bulunmuyor. Birincisi bu farklı konumlanmalar bir ikiyüzlülüğün yansımasından başka bir anlama gelmiyor çünkü asla kamuya açık bir biçimde ifade edilmiyor; ikincisi, iktidardan onun çizgisinden kopuşa götürmüyor, sadece kişisel bir aklanma ihtiyacını karşılıyor. (Eski bazı milletvekillerinin istisnai olarak eleştirel konuma geçmelerinin de bir hükmü bulunmuyor).
Muhalefet tarafı ise, hâlâ bu gidişatın sürdürülemeyeceği avuntusu içinde. Üstelik kendileri hiçbir davaya/hedefe sahip değilken. En önemlisi de, darbe üstüne darbe yerken Cumhuriyet yıkıcılarına karşı “kindar” yani sert ve kararlı bir duruşu benimseyemez ve bunu sürekli kılamazken. Tam tersine, tam da iktidardakilerin işine gelecek biçimde tansiyonu düşürmek, insani ilişkileri siyasi alandan ayırmak eğilimindeler. Yurt dışı veya ülke içi ortak komisyon seyahatlerindeki yakınlaşmalar, şakalaşmalar, sanki yağmacı ve yıkıcı bir parti işbaşında değilmiş ve iktidar milletvekilleri onun bir parçası değilmiş gibi, olağanlaştırılmış ilişkiler kurmalar… Dolayısıyla, 22 yıldır sürdürülen bu ilişki seti şimdiye kadar olduğu gibi iktidarın lehine muhalefetin aleyhine çalışıp durur.
Dinci siyaset Cumhuriyet karşıtlığında birkaç yıldır milliyetçi siyasetin önemli bir bölümünü de yanına çekmiş görünüyor. Ama bu konudaki daha eski ve görünmez ittifak, dinci siyaset ile Kürt siyaseti arasındadır. Ve şimdi iktidar kanadı hem bu fiili ideolojik ittifakı hem de “İmralı açılımını” kullanarak muhalefeti bölmeye ve yeni bir siyasi saflaşmayı kurgulamaya çalışıyorken, üzerinde birleşilmesi gereken esas konu Cumhuriyetin daha radikal bir biçimde savunulması değil midir? Cumhuriyetin bağımsızlıkçı kökenlerinin gündemden düşürülmemesi değil midir? Lazkiye’de, Tartus’ta, Hama’da çoluk-çocuk Alevi katliamı sürerken buna seyirci kalan, hatta katliama gerekçeler üretenlerle Kürt sorunu başta olmak üzere herhangi bir sorun çözülebilir mi? Suriye’yi emperyalizmin-dinci radikalizmin arka bahçesi yapmayı başarı görenlerle Türkiye’de (ve Suriye özelinde) demokrasi tartışması yapılabilir mi?
İktidara karşı bilenmek yetmez, hiçbir açık verilmemelidir
Daha önemli konu ise şu: Muhalefetin parayla teması olan yerel yöneticilerinin (belediye başkanı, meclis üyesi, il genel meclisi üyesi), siyaseten dik durmaları, Parti programından ve Cumhuriyetçilikten şaşmamaları (keşke bu kadarı sağlanabilseydi!) asla yeterli olamaz. Onların hiçbir yolsuzluğa, usulsüzlüğe/ imar rantlarına bulaşmayacak, hatta bunları engelleyecek bir ahlak yapısında olması gerekir. Bu sağlanamazsa, inandırıcı bir alternatif siyaset oluşturulamaz. Yolsuzluğun, nepotizmin, kamu varlıklarının ve çevrenin sistematik talanının uygulamalı kitabını yazan bir iktidarın seçmen tabanı bunlara alıştırılmış olabilir. Ya medya/trol kuşatması altında kolayca yönlendirilebildiği için, ya kılcal damarlara kadar irili-ufaklı yolsuzluk rantları dağıtıldığı için, ya da “muhalefet de gelse aynısını yapmayacak mı” görüşü medya baskısıyla kolayca benimsetilebildiği için (bu amaçla muhalefetin elindeki yerel yönetimlerindeki kötü örnekler iyice büyütülüp teşhir edilebildiği için), iktidar partisi seçmeninin duyarsızlıkları perçinlenmiş olabilir. Ama muhalefetin seçmeni tüm bunlara kayıtsız kalamadığı için, hatta şiddetli tepki gösterdiği için muhalefettedir ve bu nedenle de iktidarın değişmesini istemektedir. O yüzden muhalefetin elindeki yerel yönetimlerde küçük fireler dahi iktidarın medya/yargı silahlarıyla anında ideolojik büyüteçlerle pazarlanabilmektedir. İktidarın tarihi rekorlar kıran yolsuzlukları, muhalefetin de üzerine yapışıvermektedir. Muhalefet, sahip olabileceği en büyük silahını, siyasi erdem ve ahlak silahını sahiplenemez duruma düşürülüvermektedir.
Sonuç olarak, sürekli savunmada kalmaktan kurtulmak gerekir. Günde beş vakit namaz (o da şüpheli gerçi) ama 10 vakit yalan-dolan, iftira-talan kurgulayan bir siyaset tarzına karşı bu kadar eli kolu bağlı durulamaz. Karşı atak geliştirmek konusunda bu kadar edilgen olunamaz. Ama önce kadrolarınızı buna göre eğitmeniz, buna göre seçmeniz gerekiyor. Karşınızda bir yıkım/bir rejim inşası projesi varken, “davası” olmayan insanlarla, kolektif bir duruş sergilemeyen partililerle bir yere varılamaz.