Matem sessizliğinin içinden...

Elizabet

Administrator
Yönetici
Katılım
Ocak 16, 2025
Mesajlar
209,381
Tepkime puanı
0
Kesif bir karanlık var hepimizin ve ülkenin üzerinde. Işıksızlıktan ibaret değil, bir mum yaktığınızda gerileyip kuytu yerlere çekilmiyor. Balçık gibi, mürekkep gibi, sanki bir bilinci varmış gibi en küçük aydınlığı dahi kuşatıp boğmaya çalışıyor.

Her sabah karanlıkta uyanıyor, işe gitmek için evden çıkıyoruz; yolda gökdelen boyu ışıklı panolarda kocaman harflerle “Günaydın!” yazıyor, ama gün bir türlü aymıyor.

Proyas’ın Karanlık Şehir filminde, bütün insanların yaşadıkları tuhaf kentte tutsak olduğunu fark eden ana karakter, bir diğerine şu soruyu sorar: “En son ne zaman gündüz, gün ışığında bir şey yaptığını hatırlıyorsun? Eski bir çocukluk anısından falan bahsetmiyorum, dün mü, geçen hafta mı?” İkisi için de bir aydınlanma anıdır, çünkü yaşadıkları yerde aydınlığın olmadığını fark etmişlerdir.

Ne Türkiye ne de dünya, yakın ya da uzak geçmişte pırıl pırıl, aydınlık bir cennet bahçesiydi. Ama bugün üzerimize çöken, vicdanı ezip aklı boğan karanlığın yakın geçmişte bir miladı var. Bundan on iki yıl önce, Türkiye halkı yaklaşmakta olan felaketi, halk olmaya has sezgileriyle fark edip büyük bir tepki verdi. Gezi parkıyla da, Taksim meydanıyla da, metropollerle de sınırlı kalmayan; tüm ülkeye yayılan, cumhuriyet tarihinde tek bir kitlesel eylem görmemiş şehirlerde dahi on binlerce insanın, ülke genelinde ise on milyonların eyleme geçtiği iki hafta yaşadık.

Bugün o iki haftanın güzelliğini hatırlıyor, belki hala ona tutunuyoruz; ama bu görkemli anı, başka bir şeyi hatırlamamızı engelliyor.

Eylemler başladığı andan itibaren sadece AKP değil, düzenin bütün siyasi partileri, hep birlikte eylemlerin karşısında durdu. Tabii her biri bunu kendi meşrebince, düzende üstlendikleri role uygun biçimde yaptı. CHP itidal çağrılarıyla, Kürt hareketi Gezi’de “darbe görerek”, henüz AKP’nin ortağı olmamış MHP ölü taklidi yapıp ortalarda görünmeyerek…

Bunun bir mantığı vardı. Gezi eylemleri AKP iktidarına yönelmiş ve hükümetin istifasını istiyor olsa da AKP karşıtlığının çok ötesinde bir politik potansiyel barındırıyordu. Bu kitlesel kalkışmanın hükümeti alaşağı etmesinin düzene büyük zarar vereceği, halkın böyle bir zaferle kazanacağı özgüvenle bir daha eskisi gibi yönetilemeyeceği gün gibi ortadaydı. Sermaye sınıfı, kapitalist düzenin ona sağladığı tüm ayrıcalıkları olmasa da 12 Eylül darbesiyle kazandığı mutlak ve sorgulanmaz egemenliği kaybetmek üzereydi.

Bu yüzden, Gezi’yi yenilgiye uğratmak için sadece AKP’nin polisi değil, sermayenin bütün uşakları hep birlikte harekete geçti. Mesele sadece eylemlerin bitirilmesi ve kitlenin dağıtılması değildi. Ortaya çıkan toplumsal enerji düzenin kapsayamayacağı kadar büyüktü. Bu enerji sönümlendirilmeliydi.

Buradan sonrası Ekmeleddin’den Altılı Masaya uzanan, her aşaması başka bir halk düşmanlığı olan, yürütücülerinin sermaye düzenin Türkiye’deki selameti adına uğursuz bir görevi yerine getirdiği büyük bir alçaklık öyküsüdür.

Gezi, Türkiye halkının aklı ve vicdanının dolaysız dışavurumuydu. Bu akıl ve vicdan, politik anlamda özgürlük, eşitlik, yurtseverlik ve laiklik değerleri üzerine kurulmuştu. Aradan geçen on iki yılda, sadece AKP değil, sadece AKP-MHP ortaklığı da değil bir bütün olarak Türkiye’nin sermaye düzeni; sağıyla ve soluyla, milliyetçisi, islamcısı ve liberaliyle bu değerleri kendisinden dışladı ve yarattığı karanlıkla boğdu.

1 Haziran 2013’te Taksim Gezi Parkı’da açılan parantez, 14-28 Mayıs seçimlerinde kapandı ve yenilgi tamamlandı. Yaklaşık iki yıldır halkın ve ülkenin içinde olduğu, yerel seçimlerdeki AKP hezimetinin en ufak bir ferahlama yaratmadığı matem sessizliğinin kaynağı bu. Halen aklı ve vicdanı olan bütün insanlar, kendileri için vazgeçilmez olan, kişiliklerini ve insan oluşlarını tanımlayan ama içinde ömürlerini geçirdikleri düzen tarafından hoyratça yok edilen değerlerin yasını tutuyor.

***

Bu değerlerin ölümü sadece ruh sıkıntısı yaratan soyut bir kayıp değil. Sermaye düzeni, insanlığın tüm ideallerinden sıdkını sıyırdıkça ve bu değerler ile frenlenmeden, sınırsızca zenginlik biriktirmeye giriştikçe; kâr uğruna insan canının hiçe sayıldığı, düpedüz cinayetlerin de cinayete çok benzeyen ölümlerin de olağanlaştığı bir mezarlar düzenine dönüştü. Üç yüz bir madencinin öldürüldüğü Soma katliamı, devamındaki tüm alçaklıklarla birlikte bu dönüşümün ilk göstergesiydi. Bu ülkede, bu boyutta olmasa da başka büyük maden kazaları olmuştu ama en yetkilisinden başlayarak tüm iktidarın ölülerinin yası ve öfkesi içine sığmayan insanlara saldırdığı, yerlerde sürükleyip tekmelediği görülmüş şey değildi. Yusuf Yerkel şerefsizinin madenci yakınına attığı tekmenin karşılıksız kalması, yaşanan değişimin niteliğini gösteren sembolik bir öneme sahipti.

Soğuk ama çok açıklayıcı bir örnek verelim: İş kazası sıklığı, “çalışılan bir milyon saat başına gerçekleşen kaza” ile ölçülür. 2012 yılına kadar Türkiye’de bu sayı düzenli biçimde azalarak 2,43’e kadar düşmüştü. Bu tarihten itibaren büyük bir hız kazandı ve beş kattan fazla artarak 2022 yılında 12,44’e ulaştı.1 Dolayısıyla Soma, münferit bir olay değil. Türkiye’de sermaye, her geçen yıl daha fazla işçi öldürerek birikiyor ve bu artış iş kazalarının “artık raporlanıyor olmasından” falan kaynaklanmıyor.

Soma’dan Kartalkaya’ya uzanan cinayetler ve katliamlar zincirinin her halkası diğerlerine bağlı ve hiçbiri kendi başına anlaşılamaz. Tekil her vakada hangi mevzuata uyulmadığı, hangi ihmallerin yaşandığı, hangi şanssızlıkların olduğu ya da hangi suçun işlendiğini uzun uzun tartışabilirsiniz ama bir yerden sonra bu, abesle iştigal olacaktır. İş cinayetlerinde de, depremde de, Yenidoğan çetesinin bebek katliamında da, otel yangınında da fail, zincirlerinden boşanmış sermaye düzeninin doymak bilmez kâr hırsıdır.

Bugün, artık apaçık hale gelmiş bu uğursuz gerçeğe dair bir aydınlanma yaşanıyor. Halk, halk olmaya has sezgileriyle; sadece şu ya da bu politikacının veya siyasi partinin değil içinde yaşadığı düzenin kendisine düşman olduğunu, her an canına kast edebileceğini ve eğer ölürse sorumluların hesap vermeyeceğini, yani yaşadığı yerde aydınlık kalmadığını kavrıyor.

Kavrıyor, ama örgütsüz olduğu için, çare bulamıyor. Matem sessizliğinin en önemli kaynağı bu çaresizlik.

***

Gezi’den 2023 seçimlerine, Soma’dan Kartalkaya’ya uzanan uğursuz sürecin başlıca unsurlarından biri genel seçim, yerel seçim, referandum diye ha bire masaya bir sandık konması ve balon gibi şişirilip söndürülen bir takım dandik kahramanların halka kurtarıcı diye yutturulmasıydı. Bu siyasi manipülasyonun en yalın özeti ise Fethullahçı alçakların uydurduğu “tatava yapma bas geç” sloganıydı. Sermaye düzeni bir bütün olarak öyle arsızlaşmış durumda ki, sezgilerinin peşinden gitse düzenin dışına yönlendiren yurttaşları içeride kalmaya ikna ederken dahi onlara hakaret ediyordu.

Yaşanmakta olan aydınlanmanın “her gün bir plebisit” ruh halinden bir süredir çıkılmış olmasıyla da alakası var. Son haftalarda Türkiye Komünist Partisi’ne yönelen belirgin ilgi de bundan kaynaklanıyor. Halk kısa bir süreliğine dahi sahte çözümlerle oyalanmadığında, düzenin kötücül karanlığını ve çürümüşlüğünü gösteren her vakada gözü, olabilecek tek gerçek çözüm olan devrime kayıyor.

Bu ilginin bir sebebi daha var. Türkiye Komünist Partisi, on yıllardır bir kez olsun içinde yaşadığımız uğursuz düzenin herhangi bir yerine tutunmaya, yamanmaya çalışmadı. İyileştirilmesi, insancıllaştırılması mümkün olmayan bu düzene reformlar önermedi. Seçimlerde oy almak, bir iki belediye kapmak ya da meclise girmek için sermaye partilerine eyvallah demedi, borçlanmadı. Düzenin düğünlerinde tefçi, cenazelerinde yasçı olmadı. Avrupa Birliği hayalleri köpürtülürken karnavala katılmadı ya da cumhuriyeti öldürmek için yapılan Ergenekon operasyonu demokratikleşme diye pazarlanırken pek çok solcu geçinenin bile bindiği dolmuşa binmedi. Aksine böyle her dönemeçte halkın çıkarlarından yana oldu ve doğruları söyledi.

Ve aynı sebeple, 2013 Haziranında halk, değerlerini savunmak için ayaklandığında komünistleri hemen yanı başında buldu. Türkiye Komünist Partisi sadece Taksim’de değil, ülkenin her köşesinde halkın onurlu eyleminin ön saflarında yer aldı.

Bu yüzden, bugün Gezi’yi yargılayabileceklerini sananlar, eğer cesaretleri varsa gölge boksu yapmayı bırakıp Türkiye Komünist Partisi’ni yargılamayı denemelidir. Zira Gezi’nin özgürlük, eşitlik, laiklik ve yurtseverlik değerleri, on iki yıl önce olduğu gibi bugün de, emperyalist merkezlerdeki şaibeli vakıflardan fonlanan, kimin eli kimin cebinde belli olmayan liberal saadet zincirlerinde değil; halkın “itirazım var” duygusuna tercüman olan Boyun Eğme pankartını AKM'nin çatısından sallandırmış olan, düşüncelerini dost düşman hiç kimseden saklamayan Türkiye Komünist Partisi’nde temsil ediliyor.

Eğer siz de boğuluyor gibi hissediyorsanız, kıymetli gördüğünüz her değerin ayaklar altına alındığını düşünüyorsanız ve çare arıyorsanız, matem sessizliğinin içinden yükselen şu onurlu, öfkeli sese kulak verin.

Bu ülke bizi öldürmek isteyenlerin değil, bizim. İnanın, çaldıkları her şeyi misliyle geri alacağız.

 
Üst